Ağustos 2011, Tayland'a 12. gidişim. Hafızamı zorlayıp, 10 sene önceye gidip şimdiki zamanın Tayland'ıyla karşılaştırınca değişen çok şeyden bahsetmek mümkün değil. Değişen az şeyden ve malesef ki değişemeyen onca şeyi anlatmadan önce size kısa bir Tayland profili çizmek istiyorum. Ülke turistler adına iki kelimeyle özetlenebilir, ucuz cennet. Dünyanın herangi bir yerinde yapamayacağınız şeyleri burada çok cüzzi miktarda paralara gerçekleştirmek mümkün. Her türlü lüksün bulunabildiği bu ülkenin tadını Güneydoğu Asya'nın diğer ülkelerinde olduğu gibi çok şaşırtıcı bir şekilde turistler çıkartmakta. 1 doların günümüzde 30 Baht ettiği ülkede ortalama maaş 3000-4000 Baht arasında değişiyor. Bu nedenle bungee jumping için 3200 Baht fiyat biçen lokal firmaların düzenlediği turlara katılan Tayland'li yok denecek kadar az. Bu ülke zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu, orta sınıfın yeni yeni genişlediği ülkelerden. Başkent Bang Kok'da Asya'nın en büyük alışveriş merkezlerinden Siam Paragon yükselmekte. Bu alışveriş merkezinde Louis Vuitton'dan Armani'ye, Chanel'den G-Star'a kadar tüm ultra lüks markaları bulabilmek mümkün. İçeriye girdiğinizde karşılaşacağınız ortam 2 dakika önce sokaklarında gezdiğiniz şehrin ortamında çok çok farklı. İçeride binlerce kişi pahalı mağazalarda para harcamak için yarışıyor, lüks lokantalarda yemek yiyorlar. İnsan rüyada olduğunu bile düşünebilir, yok burası Tayland olamaz. Ama evet, burası Tayland! Sokaklarında dilencilerin dolaştığı, üç beş kuruş kazanmak için sokakta yelpaze satan insanların ülkesi Tayland. Değişen şey işte bu! Eskiden bu zengin azınlığı görecek bir ortam yoktu bu ülkede. E tabi hemen bunu farkeden yabancılar kondurdu Bang Kok'ün orta yerine bir lüks alışveriş merkezi. İçerisi buram buram ironi kokuyor. 10 Dolara imal edilen malın 5000 Dolara yeniden pazara kazandırılmasını izlemek ne büyük zevk. Kendi ülkemde Lacoste'un üretilmesini ve alışveriş merkezlerinde yanına iki sıfır atılarak satılması aklıma geliyor. Benim Tayland'im burası değil. Çıkıyorum.
Akşam vakti olduğu zaman Bang Kok'da çok da fazla seçenek bulunmuyor. En azından çocuklu aileler için. Önce Pat Pong adlı gece pazarında alışveriş için bir iki tür atılır, sonra kapağı masaj salonunda atarsınız. Masaj sonrası gevşeyen bünyeler odaya girer girmez sızarlar. İşte benim Tayland'im malesef, evet malesef ki Pat Pong'da ve ardından gelen masaj salonunda gizli. Pat Pong geniş bir sokak. Ortasında sıra sıra tezgahlar, hınca hınç bir turist kalabalığı ve 'Madameee, siiiiir' diye bağıran Taylandlı satıcılar. Fakat bu sokağın köşesinde yürümeye karar verirseniz asıl manzarayla orada karşılaşacaksınız. Sıra sıra striptiz klüpleri, önlerin onlarca kadın, içeri girmeniz için sık sık laf atıyorlar. Ama bir sorun var, bu kadınlar fazla bakımlı, fazla uzun, fazla büyük elli, fazla yapılı. Evet, buradaki tüm kadınlar aslında birer travesti. Taylandda onlara lady boy deniyor. Ülkenin fakir bölgelerinde iş bulamayan, büyük umutlarla Bang Kok'a gelen gençleri hemen büyük şehir yutuyor. Aç kalmaktansa bu klüplere düşüyor çoğunluğu, ve zengin Avrupalı babaların gelip geceyi onlarla geçirmesini bekliyorlar. Böyle anlattığıma bakmayın, hepsi çok neşeli, gülüyorlar. Acı kahkahalar ve çaresizce erkekleri içeri çekmeye çalışmalar. Burası benim Tayland'im işte. Size de İstanbul'u hatırlatmıyor mu? Üzülmeyin, travesti istemiyorsanız 5-10 dolar fazla verip hemen arka sokaklardaki genel evlerde 18 yaş altı yüzlerce kız bulabilirsiniz. Onlar da size 'sir' diye hitap edecekler, 13 yasında Avrupalı bir emeklinin altından çoktan geçtiği için rahat bir şekilde sizi baştan çıkarmaya çalışacaktır. Tayland'da bunun gibi bazı şeyler hiç değişmiyor. Tanrı'nın bu sokaklara uğramadığını düşünerek ilerleyebiliriz. Eğer bu büyük eğlenceye katılmadıysanız sıradaki mekanınız masaj salonu. Saatlik 5-10-15 liraya kendinizden geçebilirsiniz. Her masaj salonunda çalışan onlarca kadın var. Günde bir kadın en fazla 5 kişiye masaj yapabiliyor. Aylık maaşlarını sorduğunuzda emeğin karşılığının ne derece eşit olduğu görülebilir, 1500 Baht, yani 50 Dolar. Bu eşitlik de senelerdir değişmedi. Acı gerçek, böyle gelmiş böyle gidecek. Tayland'a gidecek olanlar, bu kadınların cebine biraz bahşiş koymayı ihmal etmeyin. Onlar 24 saat yaşayan şehrin içinde hayatta kalmaya çalışanlar.
Tayland her türlü turist için dengeyi kurabilen bir ülke. Ekstrem sporlarla uğraşan bir kişi Phuket yada Ko Samui'de devasa adalarda kaya tırmanışı yapabilir, şelalerden atlayıp bungee jumping yapabilir veya dünyanın en iyi dalış noktalarından bir çoğuna ev sahipliği yapan bu ülkede tüple dalışa çıkabilirler. Dalış diğer ülkelere göre çok daha ucuz ve su altı yaşamı tsunami sonrası çok değişmiş olsa da hala canlılığını koruyor. Daha kültürel turlar arayan kişiler Bang Kok'daki mükemmel tapınakları gezebilir, nehirde bot gezisi yaptıktan sonra yüzen markete uğrayıp 100 sene öncesinin Tayland'ındaki ticari yaşama tanık olabilirler. Bunun dışında Tayland'ın her yerinde fillerle veya çiplerle safari yapılabilir. Ülkede özellikle Türk turistlerin adını bile duymadığı çok güzel bir şehir var, kuzeydeki Chiang Mai. Bu şehrin adını kimse unutmasın çünkü Tayland'a giden herkesin en az 3 gün uğraması gereken bir şehir. Burada 10 km. rafting yapabilir, ülkenin en büyük ağaçtan ağaca iplerle atlanılan platformunda adrenalini yaşayabilirsiniz. Chiang Mai içerisindeki eski şehir ise Tayland'ın turistlerle boğulmamış ender yerlerinden bir tanesi. Merkezdeki tapınak binlerce sene önce yapılmış ve içeride günün herangı bir saatinde Budist öğrencilerin eğitimlerini ve meditasyonlarını izleyebilirsiniz. Son olarak, Chiang Mai, ülkedeki Burma göçmeni 'uzun boyun kabilesi' kamplarının bulunduğu ender yerlerden. Belli bir dağ yerleşiminde yaşayan bu insanlar bulundukları alanı 20 sene boyunca terk edemiyorlar çünkü önce Tayland vatandaşı olmaları gerekiyor. Bu insanlar sadece turistlerin getireceği paralara muhtaçlar. Hepsi gülüyorlar, aynı bir hayvanat bahçesindeki gibi fotoğraflarını çekmenize, dokunmanıza izin veriyorlar. Vermek zorundalar, gülmek zorundalar, kafesteki bir hayvan gibi yaşamak zorundalar, turistleri memnuk etmek zorundalar, zorundalar, zorundalar... Yoksa, ne çocuklarının karnını doyurabilirler, ne eğitim sağalayabilirler, ne de bu ülkede barınabilirler. Belki orada fotoğraf çekmek çok eğlenceli, fakat durup bir düşününce üzülmemek elde değil. Empati yapamadığınızı hissedeceksiniz. Yapamazsınız çünkü, kafeste yaşamanın empatisini.
Burası gülen Budaların memleketi. Taylandlıların Budaları aşık süratli değil. Hep gülüyorlar. Bu gülücük halka da yansımış. 12 seferdir bir tane tartışan, kavga eden, birbirine bağıran Tayland'li daha göremedim. Bu insanlar boyutların, zamanın ötesinde yaşıyorlar. Sonuç olarak hepsinin ortak amacı hayata tutunmak ve tanrıları mutlu etmek. Merak etmişsinizdir, nasıl travestiler yani başınızdaydı diye. Burası hoşgörü ülkesi çünkü, toleransın doruk noktası. Onları yıllarca sömüren, ülkeyi vahşice kemiren İngilizleri ülkesine sokan, takımlarını tutan bir ülke burası. Travestiler de saygı görüyor, yaşlı bir adamla oturup konuşabiliyor. Biliyorlar ki bazı şeylerin üzerinde hiç kimsenin kontrolü yok. Saygı var bu ülkede. 500 bin Hristiyan'a, 1 milyon Müslüman'a saygı var bu ülkede. Buranın Budaları gülüyor, herkese kucak açıyor. Ve bunca acıya ve zorluğa rağmen buda, halkın suratına bir gülücük ekliyor, ve bu Tayland'da hiç değişmiyor.
NOT: Fotograflar benim objektifimden.
19 Eylül 2011 Pazartesi
12 Eylül 2011 Pazartesi
PKK, Terör ve Hükümet
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18707619.asp
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18712039.asp
http://webtv.hurriyet.com.tr/2/21674/18709924/1/catismanin-ortasinda-kaldilar.aspx
Sözün bittiği yerdeyiz artık demek isterdim. Diyemiyorum, çünkü biz toplum olarak o noktayı son 30 sene içerisinde çoktan geçtik. ''Şehitler ölmez, vatan bölünmez'', ''Evladımı bu vatana helal ediyorum'', ''Türk-Kürt kardeştir, PKK kalleştir'' sloganlarını bile bırakmaya başladık halk olarak. Ne şehit haberi gelince ağlayan insanlar, ne de şehit haberi gelince camına Türk bayrağı asan insanlar aramızda . Sürekli birilerinin şehit olmasına alıştı belki toplum artık. Belki de yavaş yavaş peş ediyoruz. Ama biraz olsun Kurtuluş Savaşı'nda bu ülke için canlarını veren insanları düşünüyorsak pes etmek aklımıza gelecek son şey olmalı. Bu vatanın çocuğu ön binlerce asker, ülkeyi kurtarmaya çalışırken şehit oldular. Bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz bu insanlara vefamızı vatan hainlerine peş ederek mi ödeyeceğiz? İlla vatanseverlik bilincimizin uyanması için 13, 15, 20, 100 şehit mi vermemiz gerekiyor? Belki hainler durmayacak, bu terör senelerce daha devam edecek, belki de gelecekte bizi bir iç savaş bekliyor. Unutmayın, beyinde teslim olduktan sonra gerisi çok daha kolay gelecektir. Bu gidişata dur demenin vakti artık geldi de geçiyor. Kürt açılımı dediler, Türk-Kürt kardeştir dediler, Türk de Kürt de Müslümandır, birbirlerine ateş etmesin dediler. Ramazandayız, PKK'ya gereken yanıtı kutsal günlerden çıkınca vereceğiz, Ramazanda elimizi kana bulayıp günaha girmeyiz dediler. Ama ne oldu? 13 şehit verildi, düğünler basıldı, sivil vatandaş kurşuna dizildi, askerler kaçırıldı, karakollar basıldı. Artık PKK şehrin içine girip karakol bile tarayabiliyor. Fakat ne diyor Başbakan, biz kardeşiz, Kurtuluş Savaşı'nda beraber savaştık! Şeyh Sait isyanını başlatan, Sevr'de Kürt devletini kurmaya çalışan, meşhur Kürt isyanlarını çıkaran da aslında bendim! Bölücüler Cumhuriyet'in ilanından önce de buradaydılar, hala buradalar. Eğer bu devlet 88 yılda hala bu sorunu çözememişse gerçekten vah halimize. Bütün Kürtler bu isyanları desteklemiştir, şuanda da terörizmi destekliyorlar demiyorum tabiiki. Fakat Kürt bölücüleri cumhuriyetin ilanından beri buradalar. Güneydoğunun gelişmesini yıllardır kim engelliyor sanıyorsunuz? Diyorlarki devlet hiç güneydoğuya yatırım yapmıyor, Kürt halkına ayrımcılık yapıyor. Güneydoğuda çoğu şehrin yarısından fazlası devlete vergi bile vermezken, PKK'lılar kamyon şoförlerini, mühendisleri kaçırırken, köyleri basıp insanları infaz ederken devlet nereye yatırım yapacak? Öğretmenler bile atamaları güneydoğuya çıkınca maaşlarından olma pahasına mesleği bırakabiliyorlar. Polis bile Diyarbakır'ın bazı semtlerine girmeye çekiniyor. Güneydoğu bir kaos ortamındadır ve bunun da sebebi PKK'dir. Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum, oradaki halk masum falan değildir. BDP, PKK'nın meclisteki koludur. Türkiye'den güneydoğuyu sokup almak istemektedirler. Bunu da açık açık tehdit ederek yapmaktadırlar. Nitekim tehditleri aksiyona dönüşmüştür ve suan söz verdikleri gibi sürekli saldırıyorlar. On binlercesi toplanıp şehirleri talan edebiliyor artık, Taksim'de gösteri yapabiliyorlar. Bu insanlar kimler? Güya cahil, kandırılmış, manipüle edilmiş Kürt halkı. Yalan, yalan! Orada şehri talan eden, dükkanları yağamalayanlar bu ideolojinin yaşamasını sağlayan insanlardır. Devletimiz artık bu ayaklanmalara bile göz yummaktadır. Bileşini geçtim, devlet artık terör saldırılarını bile 'soğukkanlı' bir şekilde karşılamaktadır. Sevgili başbakanımızdan, sevgili halkını bildirici çok yeni bir mesaj:
''Başbakan Erdoğan, Şemdinli'deki terör örgütünün düzenlediği saldırıyla ilgili olarak “Tabi bunu çok açık ve net söylemek durumundayım, şu anda bölücü terör örgütü, çok çok yanlış bir uygulamanın içerisinde. Güvenlik güçlerimizin operasyonlarını durdurması temennisini ki, bunun tabi hiçbir güçlü bir zemini olamaz, sürdüren bu örgüt kendisi görüldüğü gibi, bırakın yaptıkları bu saldırıları, şimdi Şemdinli'deki bir düğün törenine katılmak suretiyle bu düğün töreninden, oradaki güvenlik güçlerimize, yani karakollarımıza, oradan roketatarlarımıza saldıracak kadar insanlıktan nasibini almamış bir noktadadır. Onun için burada ben Hakkarili vatandaşlarımın, Kürt kökenli kardeşlerimin, bölücü terör örgütüyle arasına mesafe koyacağına inanıyorum. Fakat biz tabi, onların anlayacağı dille konuşmaya devam edeceğiz. Onu da özellikle söylemek durumundayım” diye konuştu.'' Hürriyet.com.tr - 12.09.2011
Hangi mesafeden bahsediyorsun sayın başbakan? Hangi dille konuşmaya devam edeceksin? Sen onları daha çok dağda ararsın. 3-5 PKK'lı öldürünce bu iş çözülecek mi? Ne kadar yalnış bir tutum içerisinde olduğunuzu artık farkediniz. PKK dağda falan değil, yani başınızda, mecliste, İmralı'da, şehirlerde. Sizin daha hedefiniz belli değil? Bu gidişle terörün ne kadar daha büyüyeceğini fark edebiliyor musunuz? En sonunda olan o olacak, PKK büyük şehirlere inip otobüslerde bomba patlatıp günde 100-200 kişiyi öldürecek. Bunu görmek için Nostradamus olmaya gerek yok. Sağır değilseniz BDP'yi dinleyin. Özerkliğimizi vermezseniz, bizi dinlemezseniz eylemlerimiz şehirlere taşınacaktır diyorlar. Başbakan, artık Kürt açılımını, TRT Ses'i, kardeşlik naralarını. Kardeş olan bellidir zaten. Ama bu harekete destek verenlerin cezası artık verilsin. BDP meşru bir parti değildir, elleri kanlı bir partidir ve Kürt halkını kesinlikle temsil etmemektedir. Ülkedeki bu ayrım artık sonlansın. Türkiye'de sadece Kürtler ve Türkler mi var sanki? Hayır, Boşnaklar da Arnavutlar da Lazlar da Çerkezler de Araplar da burada. O zaman herkese bağımsızlık verelim, özerklik verelim? Bir kere bu düşünce Türkiye'nin üzerine oluştuğu ilkelere ters. Bu ülke bütün etnik grupların eşit haklara sahip olduğu, dinine ırkına bakılmaksızın Türk dendiği bir ülkedir. Türk olmak bir üst kimliktir ve bu ülkenin geleceğine sahip çıkmak için bu üst kimliğe sahip çıkılmalıdır.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18712039.asp
http://webtv.hurriyet.com.tr/2/21674/18709924/1/catismanin-ortasinda-kaldilar.aspx
Sözün bittiği yerdeyiz artık demek isterdim. Diyemiyorum, çünkü biz toplum olarak o noktayı son 30 sene içerisinde çoktan geçtik. ''Şehitler ölmez, vatan bölünmez'', ''Evladımı bu vatana helal ediyorum'', ''Türk-Kürt kardeştir, PKK kalleştir'' sloganlarını bile bırakmaya başladık halk olarak. Ne şehit haberi gelince ağlayan insanlar, ne de şehit haberi gelince camına Türk bayrağı asan insanlar aramızda . Sürekli birilerinin şehit olmasına alıştı belki toplum artık. Belki de yavaş yavaş peş ediyoruz. Ama biraz olsun Kurtuluş Savaşı'nda bu ülke için canlarını veren insanları düşünüyorsak pes etmek aklımıza gelecek son şey olmalı. Bu vatanın çocuğu ön binlerce asker, ülkeyi kurtarmaya çalışırken şehit oldular. Bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz bu insanlara vefamızı vatan hainlerine peş ederek mi ödeyeceğiz? İlla vatanseverlik bilincimizin uyanması için 13, 15, 20, 100 şehit mi vermemiz gerekiyor? Belki hainler durmayacak, bu terör senelerce daha devam edecek, belki de gelecekte bizi bir iç savaş bekliyor. Unutmayın, beyinde teslim olduktan sonra gerisi çok daha kolay gelecektir. Bu gidişata dur demenin vakti artık geldi de geçiyor. Kürt açılımı dediler, Türk-Kürt kardeştir dediler, Türk de Kürt de Müslümandır, birbirlerine ateş etmesin dediler. Ramazandayız, PKK'ya gereken yanıtı kutsal günlerden çıkınca vereceğiz, Ramazanda elimizi kana bulayıp günaha girmeyiz dediler. Ama ne oldu? 13 şehit verildi, düğünler basıldı, sivil vatandaş kurşuna dizildi, askerler kaçırıldı, karakollar basıldı. Artık PKK şehrin içine girip karakol bile tarayabiliyor. Fakat ne diyor Başbakan, biz kardeşiz, Kurtuluş Savaşı'nda beraber savaştık! Şeyh Sait isyanını başlatan, Sevr'de Kürt devletini kurmaya çalışan, meşhur Kürt isyanlarını çıkaran da aslında bendim! Bölücüler Cumhuriyet'in ilanından önce de buradaydılar, hala buradalar. Eğer bu devlet 88 yılda hala bu sorunu çözememişse gerçekten vah halimize. Bütün Kürtler bu isyanları desteklemiştir, şuanda da terörizmi destekliyorlar demiyorum tabiiki. Fakat Kürt bölücüleri cumhuriyetin ilanından beri buradalar. Güneydoğunun gelişmesini yıllardır kim engelliyor sanıyorsunuz? Diyorlarki devlet hiç güneydoğuya yatırım yapmıyor, Kürt halkına ayrımcılık yapıyor. Güneydoğuda çoğu şehrin yarısından fazlası devlete vergi bile vermezken, PKK'lılar kamyon şoförlerini, mühendisleri kaçırırken, köyleri basıp insanları infaz ederken devlet nereye yatırım yapacak? Öğretmenler bile atamaları güneydoğuya çıkınca maaşlarından olma pahasına mesleği bırakabiliyorlar. Polis bile Diyarbakır'ın bazı semtlerine girmeye çekiniyor. Güneydoğu bir kaos ortamındadır ve bunun da sebebi PKK'dir. Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum, oradaki halk masum falan değildir. BDP, PKK'nın meclisteki koludur. Türkiye'den güneydoğuyu sokup almak istemektedirler. Bunu da açık açık tehdit ederek yapmaktadırlar. Nitekim tehditleri aksiyona dönüşmüştür ve suan söz verdikleri gibi sürekli saldırıyorlar. On binlercesi toplanıp şehirleri talan edebiliyor artık, Taksim'de gösteri yapabiliyorlar. Bu insanlar kimler? Güya cahil, kandırılmış, manipüle edilmiş Kürt halkı. Yalan, yalan! Orada şehri talan eden, dükkanları yağamalayanlar bu ideolojinin yaşamasını sağlayan insanlardır. Devletimiz artık bu ayaklanmalara bile göz yummaktadır. Bileşini geçtim, devlet artık terör saldırılarını bile 'soğukkanlı' bir şekilde karşılamaktadır. Sevgili başbakanımızdan, sevgili halkını bildirici çok yeni bir mesaj:
''Başbakan Erdoğan, Şemdinli'deki terör örgütünün düzenlediği saldırıyla ilgili olarak “Tabi bunu çok açık ve net söylemek durumundayım, şu anda bölücü terör örgütü, çok çok yanlış bir uygulamanın içerisinde. Güvenlik güçlerimizin operasyonlarını durdurması temennisini ki, bunun tabi hiçbir güçlü bir zemini olamaz, sürdüren bu örgüt kendisi görüldüğü gibi, bırakın yaptıkları bu saldırıları, şimdi Şemdinli'deki bir düğün törenine katılmak suretiyle bu düğün töreninden, oradaki güvenlik güçlerimize, yani karakollarımıza, oradan roketatarlarımıza saldıracak kadar insanlıktan nasibini almamış bir noktadadır. Onun için burada ben Hakkarili vatandaşlarımın, Kürt kökenli kardeşlerimin, bölücü terör örgütüyle arasına mesafe koyacağına inanıyorum. Fakat biz tabi, onların anlayacağı dille konuşmaya devam edeceğiz. Onu da özellikle söylemek durumundayım” diye konuştu.'' Hürriyet.com.tr - 12.09.2011
Hangi mesafeden bahsediyorsun sayın başbakan? Hangi dille konuşmaya devam edeceksin? Sen onları daha çok dağda ararsın. 3-5 PKK'lı öldürünce bu iş çözülecek mi? Ne kadar yalnış bir tutum içerisinde olduğunuzu artık farkediniz. PKK dağda falan değil, yani başınızda, mecliste, İmralı'da, şehirlerde. Sizin daha hedefiniz belli değil? Bu gidişle terörün ne kadar daha büyüyeceğini fark edebiliyor musunuz? En sonunda olan o olacak, PKK büyük şehirlere inip otobüslerde bomba patlatıp günde 100-200 kişiyi öldürecek. Bunu görmek için Nostradamus olmaya gerek yok. Sağır değilseniz BDP'yi dinleyin. Özerkliğimizi vermezseniz, bizi dinlemezseniz eylemlerimiz şehirlere taşınacaktır diyorlar. Başbakan, artık Kürt açılımını, TRT Ses'i, kardeşlik naralarını. Kardeş olan bellidir zaten. Ama bu harekete destek verenlerin cezası artık verilsin. BDP meşru bir parti değildir, elleri kanlı bir partidir ve Kürt halkını kesinlikle temsil etmemektedir. Ülkedeki bu ayrım artık sonlansın. Türkiye'de sadece Kürtler ve Türkler mi var sanki? Hayır, Boşnaklar da Arnavutlar da Lazlar da Çerkezler de Araplar da burada. O zaman herkese bağımsızlık verelim, özerklik verelim? Bir kere bu düşünce Türkiye'nin üzerine oluştuğu ilkelere ters. Bu ülke bütün etnik grupların eşit haklara sahip olduğu, dinine ırkına bakılmaksızın Türk dendiği bir ülkedir. Türk olmak bir üst kimliktir ve bu ülkenin geleceğine sahip çıkmak için bu üst kimliğe sahip çıkılmalıdır.
11 Eylül 2011 Pazar
Blogumun kapatılmaması için
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18702360.asp
Şaşırmayın, doğru gördünüz, bu sözler TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANI'na ait. Kendini Türkiye'nin iradesi olarak gören, fakat kalan %50'yi yok sayan başbakanımıza ait. Bırakın bir başbakanı, sokaktaki herangı birine bile yakışmayacak bu sözleri gerçekten de sevgili başbakanımız söylemiş. Kılıçdaroğlu bir siyasetçi, ana muhalefetin, ülkenin %30'unu oy verdiği bir partinin genel başkanı. Bu sözler hakkındaki yorumumu, geleceğim ve bloğumun kapatılmasını istemediğim için kendime saklıyorum. İçimden geçenleri okumanız dileğiyle.
Şaşırmayın, doğru gördünüz, bu sözler TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANI'na ait. Kendini Türkiye'nin iradesi olarak gören, fakat kalan %50'yi yok sayan başbakanımıza ait. Bırakın bir başbakanı, sokaktaki herangı birine bile yakışmayacak bu sözleri gerçekten de sevgili başbakanımız söylemiş. Kılıçdaroğlu bir siyasetçi, ana muhalefetin, ülkenin %30'unu oy verdiği bir partinin genel başkanı. Bu sözler hakkındaki yorumumu, geleceğim ve bloğumun kapatılmasını istemediğim için kendime saklıyorum. İçimden geçenleri okumanız dileğiyle.
Yok ya...
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18703748.asp
Sezon indirimi! Koşun, %30, %50, hatta %70'e varan indirime koşun! Yök ya, gelin de onu benim külahima anlatın. Güya bu ülkede tüketici hakları var. Tüketicinin göz göre göre manipüle edilmesi ayıptır. Bunu ben değil, Tüm Tüketicileri Koruma Derneği'nin internet sitesi söylemekte.
AYIP NEDİR ?
'' Vaadleri ya da beklentileri sınırlayan bir şey varsa bunlara ayıp denir.
Satış sırasında, satıcı mutlaka birtakım vaadlerde bulunmuştur ya da vaad yöktür ama alıcının birtakım beklentileri vardır. Bu vaadleri ya da beklentileri sınırlayan bir şey varsa, bunlara ayıp denir ve satıcı bu ayıplardan sorumludur. ''
Evet, tüketiciye %70'e varan indirim vaad etmek ayıptır. Neden mi? Tüketici gördü mağazanın üstündeki devasa indirim panolarını ve içeri girdi. Siz neyle karşılaşmasını beklersiniz? Ben size söyleyeyim, mağazanın yüzde 95'i indirimde falan değildir. Gayet kazıktır ve indirimin İ'si bile yoktur üzerlerinde. Bir şeyi beğenir tüketici ve kasaya gidince de acı gerçekle karşılaşır: ''Özür dilerim efendim onlar indirimde değil, şu köşeyi görüyormusunuz hani dandik malların istif edildiği geçen sezonun les ürünlerini, sadece o reyonumuzda indirim var''. Evet, malesef ülkemizdeki gerçek tamamiyle bu. Müşteriyi içeri bir şeyler vaad edip sokup, sonra kazıklayıp geri yollamak. Buna isteyen satış tekniği desin, isteyen sanane adamlar ticaret yapıyor tabii ki de bazı yöntemlere başvuracak desin. Bunun adı ayıptır, ayıp! Müşteriye yolunacak kaz gözüyle bakılmamalı. Bu konuda artık Amerika'yı örnek almalıyız. Amerika'da yaz sonunda girdiğiniz herangı bir mağazanın vitrininde SALE yazıyorsa, inanın orada adam akilli ürünlerde kampanyalar vardır, indirim vardır. Bizdeki mağazacılık anlayışının biraz olsun gelişmesini istiyorum artık. Bu olay sadece normal mağazalarda değil, en pahalı ve lüks ürünlerin satıldığı mağazalarda da gözlemlenebilir. Amerikan markası Tommy Hilfiğer'da bile bu kandırmaca her sene, her sezon tekrarlanıyor. Şu mağazanın Türkiye sorumlusu kimse artık örnek bir davranış sergilesin ve gidip Amerika'da normal bir vatandaş gibi Tommy mağazalarını dolaşıp sistemi incelesin. Türkiye'de yok mu böyle düzgün mağazalar diye sorarsanız, tabii ki var ve kurunun yanında yaş da yanmamalı. Umuyorum ki Türkiye'deki zihniyet biraz olsun gelişir ve tüketiciye yapılan bu ayıptan vazgeçilir.
Sezon indirimi! Koşun, %30, %50, hatta %70'e varan indirime koşun! Yök ya, gelin de onu benim külahima anlatın. Güya bu ülkede tüketici hakları var. Tüketicinin göz göre göre manipüle edilmesi ayıptır. Bunu ben değil, Tüm Tüketicileri Koruma Derneği'nin internet sitesi söylemekte.
AYIP NEDİR ?
'' Vaadleri ya da beklentileri sınırlayan bir şey varsa bunlara ayıp denir.
Satış sırasında, satıcı mutlaka birtakım vaadlerde bulunmuştur ya da vaad yöktür ama alıcının birtakım beklentileri vardır. Bu vaadleri ya da beklentileri sınırlayan bir şey varsa, bunlara ayıp denir ve satıcı bu ayıplardan sorumludur. ''
Evet, tüketiciye %70'e varan indirim vaad etmek ayıptır. Neden mi? Tüketici gördü mağazanın üstündeki devasa indirim panolarını ve içeri girdi. Siz neyle karşılaşmasını beklersiniz? Ben size söyleyeyim, mağazanın yüzde 95'i indirimde falan değildir. Gayet kazıktır ve indirimin İ'si bile yoktur üzerlerinde. Bir şeyi beğenir tüketici ve kasaya gidince de acı gerçekle karşılaşır: ''Özür dilerim efendim onlar indirimde değil, şu köşeyi görüyormusunuz hani dandik malların istif edildiği geçen sezonun les ürünlerini, sadece o reyonumuzda indirim var''. Evet, malesef ülkemizdeki gerçek tamamiyle bu. Müşteriyi içeri bir şeyler vaad edip sokup, sonra kazıklayıp geri yollamak. Buna isteyen satış tekniği desin, isteyen sanane adamlar ticaret yapıyor tabii ki de bazı yöntemlere başvuracak desin. Bunun adı ayıptır, ayıp! Müşteriye yolunacak kaz gözüyle bakılmamalı. Bu konuda artık Amerika'yı örnek almalıyız. Amerika'da yaz sonunda girdiğiniz herangı bir mağazanın vitrininde SALE yazıyorsa, inanın orada adam akilli ürünlerde kampanyalar vardır, indirim vardır. Bizdeki mağazacılık anlayışının biraz olsun gelişmesini istiyorum artık. Bu olay sadece normal mağazalarda değil, en pahalı ve lüks ürünlerin satıldığı mağazalarda da gözlemlenebilir. Amerikan markası Tommy Hilfiğer'da bile bu kandırmaca her sene, her sezon tekrarlanıyor. Şu mağazanın Türkiye sorumlusu kimse artık örnek bir davranış sergilesin ve gidip Amerika'da normal bir vatandaş gibi Tommy mağazalarını dolaşıp sistemi incelesin. Türkiye'de yok mu böyle düzgün mağazalar diye sorarsanız, tabii ki var ve kurunun yanında yaş da yanmamalı. Umuyorum ki Türkiye'deki zihniyet biraz olsun gelişir ve tüketiciye yapılan bu ayıptan vazgeçilir.
9 Eylül 2011 Cuma
Kaddafi'ye Kırmızı Bülten - Türkiye Nereye Gidiyor?
http://www.hurriyet.com.tr/planet/18689659.asp
15 Şubattan beri devam eden Libya iç savaşında sona doğru yaklaşıldığı herkes tarafından görülebilmekte. İşlediği 'insanlığa karşı' suçlardan dolayı artık kırmızı bültenle aranan Muammer Kaddafi'nin nerde olduğu tamamen bir sır. Kaddafi güçlerinin elinde hala bir kaç şehir var ama isyancıların son güçlerini de kullanıp kalan bölgeleri tek tek ele geçirmeleri an meselesi. Size açık açık söyleyeyim, Arap Bahar'ında en uzun direnişi sergileyen Kaddafi kesinlikle kendini ne isyancılara, ne de yabancı güçlere teslim edecek. Gerekirse intihar edebileceğine kesin gözüyle baktığım 69 yasındaki Kaddafi elindeki kozları sonuna kadar oynayacaktır. Her an her şeyi yapabileceğini düşünüyorum açıkçası Kaddafi'nin. Sonuçta Kaddafi 42 yıldır Libya'yı yöneten kişi ve ülkeyi sonuna kadar kendi mali gibi görmesini sağlayacak koskoca 42 yılı tek güç olarak geçirmiş biri.
Fakat önemli olan bundan sonra Kaddafi'nin yakalanıp yakalanamayacağı değil. Benim için önemli olan Libya'nın ve Kaddafi'nin ibretlik durumu. Dile kolay 42 yıldır Libya'yı yöneten Kaddafi, Libya halkını sefaletten kurtaran kişidir. Bir ülke düşünün ki yüz yıllarca kendi kendini yönetememiş, önce Osmanlı'nın, sonra da İtalya'nın kölesi olmuş ve uzun bir süre sömürülmüş. İşte Muammer Kaddafi ülkenin yüz yıllarca birikimle oluşmuş sefaletine, geri kalmışlığına son vermiştir. Neredeyse ülkenin bütün doğal kaynaklarını devletleştiren Kaddafi, petrol ve fosfor rezervlerinden elde ettiği gelirle halkı çadırlardan ve kabilelerden şehre indirmiş ve modern bir devletin önce tohumlarını atmış, sonra da yeşertmiştir. Bu 42 yıl boyunca bir sürü ülke ile diplomatik kriz yaşayan Libya lideri, zaman zaman Amerika'ya bile kafa tutmayı göze almıştır. Avrupa bu süre zarfında Kaddafi'ye saygı duymayı öğrenmiş, güçlü ekonomik ve diplomatik ilişkiler oluşturmuşlardır. Kaddafi ünlü çadırıyla Avrupa'nın bir çok şehrini gezmiştir ve Paris'te bile çadırını kurabilmiştir. Bunca zaman Kaddafi'yi pohpohlayan Avrupa ve Amerika, Libya liderinin petrol ve diğer doğal kaynaklar konusundaki sert tutumunu sürdürmesine daha fazla seyirci kalamamışlardır. 2010 ekonomik krizinin hemen ardından kendine kaynak yaratmak isteyen ABD, sözde Arap Baharı'nın ortaya çıkması için düdüğü çalmış ve birer birer yıllardır sıkı ilişkiler içerisinde olduğu Arap liderleri koltuklarından indirmiştir. Kaddafi aralarında en uzun direnen liderdir. Bana kalırsa Kaddafi ne kadar bir diktatör olsa da, Libya halkının başına gelebilecek en başarılı liderlerden biri olmuştur. Amerika ve Avrupa'nın desteğiyle ayaklanan halk, bunun cezasını ileride çok ağır bir şekilde ödeyeceklerdir. Cumhuriyet için, demokrasi için yapılan bu devrimlerin sonu malesef bu ülkeler için trajik olacaktır.
Türkiye'ye ne diyeceksiniz pekii? 42 yıldır Kaddafi ile çok sıkı ilişkilerde bulunan Türkiye, 200 milyon doları elden isyancılara teslim etti. Ya kardeşim sen ne yaptığını zannediyorsun? Kimin parasını kime veriyorsun? Vergi veren halka sordun mu 200 milyon dolar parayı hibe ederken? Hayır tabiiki, sormadın! Ne zaman sordun ki vergilerden toplanan paranın nasıl harcanacağını? Güneydoğunun içler acısı haline son vermek yerine, Türkiye'nin büyük çoğunluğunda gözlenen alt yapı problemlerini çözmek yerine, sen hangi hakla gidip de koskoca 200 milyon doları hibe edersin? İsyancılardan faydayı Amerika ve Fransa gibi ülkeler görecek, petrol şirketleri kapışılacak. Türkiye'ye ne düşecek? Belki bir kaç şantiye daha, yıkılan evlerin yerine yenilerini yapmak için. İsyan başladığında karışmayacağını söyleyen hükümetimiz nasıl olur da 200 milyon doları isyancılara hibe eder? Bu hem Türk halkına vefasızlıktır hem de Kaddafi'ye. Türkiye kendi problemlerini çözmeden önce uluslararası arenaya çıkıp dayılık taslamamalı kimseye. İç politikaya malzeme yapmak, her gün sayıları artan ŞEHİTLERİMİZİ, kötüye giden ekonomimizi unutturmak için dış politikadan malzeme çıkarmayı bırakın. Kaset skandallarını, İsrail-Filistin meselesini, Kılıçdaroğlu'nun Alevi olmasını, Kanal projesini bırakın. Yeter artık gündemin saptırıldığı, biri artık cidden gözünü ve kulağını açıp Türkiye'de neler olduğunu farkedecek mi?
15 Şubattan beri devam eden Libya iç savaşında sona doğru yaklaşıldığı herkes tarafından görülebilmekte. İşlediği 'insanlığa karşı' suçlardan dolayı artık kırmızı bültenle aranan Muammer Kaddafi'nin nerde olduğu tamamen bir sır. Kaddafi güçlerinin elinde hala bir kaç şehir var ama isyancıların son güçlerini de kullanıp kalan bölgeleri tek tek ele geçirmeleri an meselesi. Size açık açık söyleyeyim, Arap Bahar'ında en uzun direnişi sergileyen Kaddafi kesinlikle kendini ne isyancılara, ne de yabancı güçlere teslim edecek. Gerekirse intihar edebileceğine kesin gözüyle baktığım 69 yasındaki Kaddafi elindeki kozları sonuna kadar oynayacaktır. Her an her şeyi yapabileceğini düşünüyorum açıkçası Kaddafi'nin. Sonuçta Kaddafi 42 yıldır Libya'yı yöneten kişi ve ülkeyi sonuna kadar kendi mali gibi görmesini sağlayacak koskoca 42 yılı tek güç olarak geçirmiş biri.
Fakat önemli olan bundan sonra Kaddafi'nin yakalanıp yakalanamayacağı değil. Benim için önemli olan Libya'nın ve Kaddafi'nin ibretlik durumu. Dile kolay 42 yıldır Libya'yı yöneten Kaddafi, Libya halkını sefaletten kurtaran kişidir. Bir ülke düşünün ki yüz yıllarca kendi kendini yönetememiş, önce Osmanlı'nın, sonra da İtalya'nın kölesi olmuş ve uzun bir süre sömürülmüş. İşte Muammer Kaddafi ülkenin yüz yıllarca birikimle oluşmuş sefaletine, geri kalmışlığına son vermiştir. Neredeyse ülkenin bütün doğal kaynaklarını devletleştiren Kaddafi, petrol ve fosfor rezervlerinden elde ettiği gelirle halkı çadırlardan ve kabilelerden şehre indirmiş ve modern bir devletin önce tohumlarını atmış, sonra da yeşertmiştir. Bu 42 yıl boyunca bir sürü ülke ile diplomatik kriz yaşayan Libya lideri, zaman zaman Amerika'ya bile kafa tutmayı göze almıştır. Avrupa bu süre zarfında Kaddafi'ye saygı duymayı öğrenmiş, güçlü ekonomik ve diplomatik ilişkiler oluşturmuşlardır. Kaddafi ünlü çadırıyla Avrupa'nın bir çok şehrini gezmiştir ve Paris'te bile çadırını kurabilmiştir. Bunca zaman Kaddafi'yi pohpohlayan Avrupa ve Amerika, Libya liderinin petrol ve diğer doğal kaynaklar konusundaki sert tutumunu sürdürmesine daha fazla seyirci kalamamışlardır. 2010 ekonomik krizinin hemen ardından kendine kaynak yaratmak isteyen ABD, sözde Arap Baharı'nın ortaya çıkması için düdüğü çalmış ve birer birer yıllardır sıkı ilişkiler içerisinde olduğu Arap liderleri koltuklarından indirmiştir. Kaddafi aralarında en uzun direnen liderdir. Bana kalırsa Kaddafi ne kadar bir diktatör olsa da, Libya halkının başına gelebilecek en başarılı liderlerden biri olmuştur. Amerika ve Avrupa'nın desteğiyle ayaklanan halk, bunun cezasını ileride çok ağır bir şekilde ödeyeceklerdir. Cumhuriyet için, demokrasi için yapılan bu devrimlerin sonu malesef bu ülkeler için trajik olacaktır.
Türkiye'ye ne diyeceksiniz pekii? 42 yıldır Kaddafi ile çok sıkı ilişkilerde bulunan Türkiye, 200 milyon doları elden isyancılara teslim etti. Ya kardeşim sen ne yaptığını zannediyorsun? Kimin parasını kime veriyorsun? Vergi veren halka sordun mu 200 milyon dolar parayı hibe ederken? Hayır tabiiki, sormadın! Ne zaman sordun ki vergilerden toplanan paranın nasıl harcanacağını? Güneydoğunun içler acısı haline son vermek yerine, Türkiye'nin büyük çoğunluğunda gözlenen alt yapı problemlerini çözmek yerine, sen hangi hakla gidip de koskoca 200 milyon doları hibe edersin? İsyancılardan faydayı Amerika ve Fransa gibi ülkeler görecek, petrol şirketleri kapışılacak. Türkiye'ye ne düşecek? Belki bir kaç şantiye daha, yıkılan evlerin yerine yenilerini yapmak için. İsyan başladığında karışmayacağını söyleyen hükümetimiz nasıl olur da 200 milyon doları isyancılara hibe eder? Bu hem Türk halkına vefasızlıktır hem de Kaddafi'ye. Türkiye kendi problemlerini çözmeden önce uluslararası arenaya çıkıp dayılık taslamamalı kimseye. İç politikaya malzeme yapmak, her gün sayıları artan ŞEHİTLERİMİZİ, kötüye giden ekonomimizi unutturmak için dış politikadan malzeme çıkarmayı bırakın. Kaset skandallarını, İsrail-Filistin meselesini, Kılıçdaroğlu'nun Alevi olmasını, Kanal projesini bırakın. Yeter artık gündemin saptırıldığı, biri artık cidden gözünü ve kulağını açıp Türkiye'de neler olduğunu farkedecek mi?
7 Eylül 2011 Çarşamba
Aznavour'un Açıklamaları
http://www.hurriyet.com.tr/planet/18672332.asp
Charles Aznavour, diğer bi deyişle Shahnour Aznavourian, kuşkusuz hem Fransa'nın hem de dünyanın en değerli sanatçılarından bir tanesi. Ünlü sanatçı kuşkusuz gündeme sadece eserleriyle değil, aynı zamanda politik söylevleriyle de geliyor. Bu ünlü ermeni sanatçı aynı zamanda 2009 yılından beri Ermenistan'ın İsviçre elçiliği görevini yürütmekte. Ermenistan tarafından sanattaki başarıları ve Ermenistan'a katkıları nedeniyle Ulusal Kahramanlık nişanıyla ödüllendirilmiştir. Gelelim bu haberdeki açıklamalarına. Aznavour, 'soykırım' kelimesinin yerine başka bir kelime kullanılmasını önermiş. Böyle bir şey kuşkusuz Ermenistan tarafından ihanet olarak bile nitelendirilebilir. Soykırımın tanınması için dünyada büyük lobicilik faaliyetleri sergileyen, ülkesini ziyaret eden yabancı devlet başkanlarını ilk iş olarak soykırım anıtına götüren Ermenistan için 'soykırım' tabusu bana kalırsa yıkılamaz gözüküyor. Devletin ideolojisi haline gelen, soykırımı unutmama ve tanıtma fikriyle Aznavour'un önerisi tamamen çakışmakta. Aznavour haberde de denildiği gibi tam bir U dönüşü yapmıştır. Soykırım hakkında bir şarkısı bile bunulan sanatçı, tamamen talihsiz bir açıklamada bulunmuştur. Bunu soykırım oldu veya olmadı anlamında demiyorum. Ne olursa olsun 'ülkesini' resmi alanlarda temsil eden bir kişi ülkenin politikasına aykırı söylemlerde bulunmamalıdır. Aznavour bu açıklamadan sonra çok açık bir şekilde Türklerin desteğini kazanacaktır, evet, ama unutulmamalıdır ki kendini hain ilan edecek Ermeni sayısı kendisi için çok daha önemlidir.
***Türklerin iyi insanlar olduğunu söylemesi ile ilgili: Gerçekten çok güzel bir yaklaşım. Soykırım olmuş yada olmamış olabilir, fakat bu Ermeni ve Türk halkı arasında sonsuza kadar sürecek bir düşmanlığı doğurmamalıdır. Ermenilerin de iyisi ve kötüsü olabileceği gibi Türklerin de iyisi ve kötüsü vardır. Kafamızda belli bir gruba karşı kalıpları yerleştirmek yerine insanları tanımaya çalışalım, onlara mensubu oldukları gruba göre değil, kişiliklerine göre yaklaşalım. Peace out.
(Aznavour 24 Nisan'da Soykırım Anma Etkinliklerinde Konuşurken)
Charles Aznavour, diğer bi deyişle Shahnour Aznavourian, kuşkusuz hem Fransa'nın hem de dünyanın en değerli sanatçılarından bir tanesi. Ünlü sanatçı kuşkusuz gündeme sadece eserleriyle değil, aynı zamanda politik söylevleriyle de geliyor. Bu ünlü ermeni sanatçı aynı zamanda 2009 yılından beri Ermenistan'ın İsviçre elçiliği görevini yürütmekte. Ermenistan tarafından sanattaki başarıları ve Ermenistan'a katkıları nedeniyle Ulusal Kahramanlık nişanıyla ödüllendirilmiştir. Gelelim bu haberdeki açıklamalarına. Aznavour, 'soykırım' kelimesinin yerine başka bir kelime kullanılmasını önermiş. Böyle bir şey kuşkusuz Ermenistan tarafından ihanet olarak bile nitelendirilebilir. Soykırımın tanınması için dünyada büyük lobicilik faaliyetleri sergileyen, ülkesini ziyaret eden yabancı devlet başkanlarını ilk iş olarak soykırım anıtına götüren Ermenistan için 'soykırım' tabusu bana kalırsa yıkılamaz gözüküyor. Devletin ideolojisi haline gelen, soykırımı unutmama ve tanıtma fikriyle Aznavour'un önerisi tamamen çakışmakta. Aznavour haberde de denildiği gibi tam bir U dönüşü yapmıştır. Soykırım hakkında bir şarkısı bile bunulan sanatçı, tamamen talihsiz bir açıklamada bulunmuştur. Bunu soykırım oldu veya olmadı anlamında demiyorum. Ne olursa olsun 'ülkesini' resmi alanlarda temsil eden bir kişi ülkenin politikasına aykırı söylemlerde bulunmamalıdır. Aznavour bu açıklamadan sonra çok açık bir şekilde Türklerin desteğini kazanacaktır, evet, ama unutulmamalıdır ki kendini hain ilan edecek Ermeni sayısı kendisi için çok daha önemlidir.
***Türklerin iyi insanlar olduğunu söylemesi ile ilgili: Gerçekten çok güzel bir yaklaşım. Soykırım olmuş yada olmamış olabilir, fakat bu Ermeni ve Türk halkı arasında sonsuza kadar sürecek bir düşmanlığı doğurmamalıdır. Ermenilerin de iyisi ve kötüsü olabileceği gibi Türklerin de iyisi ve kötüsü vardır. Kafamızda belli bir gruba karşı kalıpları yerleştirmek yerine insanları tanımaya çalışalım, onlara mensubu oldukları gruba göre değil, kişiliklerine göre yaklaşalım. Peace out.
(Aznavour 24 Nisan'da Soykırım Anma Etkinliklerinde Konuşurken)
Taksicinin Çilesi
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18669139.asp
Evet, sonunda taksi plakası fiyatları 780 bin lirayı geçti ve bu gidişle 1-2 seneye kalmadan plaka fiyatlari 1 milyon liranın üzerine çıkacak. Genelde herkes tarafından bilinmektedir zaten taksi plakasının ne kadar karlı ve değer kazanan bir yatırım aracı olduğu. Ünlülerin taksi plakalarına yatırım yaptığı, geleceklerini güvene almak için farklı bir iş kolu olarak 'taksi plakası sektörüne' girdikleri uzun yıllardır konuşulmaktadır. Peki, taksileri kullananlar ünlüler midir? Tabii ki hayır. Bindiğiniz bir takside kulaklıklarınızı takip müzik dinlemek yerine taksi şoförüyle kısa bir sohbete girmişseniz, ne demek istediğimi şimdiden anlamış olmalısınız. Taksicilerin ezici çoğunluğu taksi plakasının sahibi değillerdir. Her ay yüksek kira parası veren taksiciler, gece gündüz çalışıp kirayı çıkartmaya, onun üstüne de kazandıkları ekstra parayla evlerini geçindirmeye çalışmaktadır. Benzin fiyatının 4.5 lirayı geçtiği, dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkemizde bu şartlar düşünülünce taksicilik mesleğinin ne kadar zor olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Daha geçen gün bindiğim bir taksici kızının Bilgi Üniversitesi'ni kazandığını anlatıyordu. Kızının burs kazandığını gerçekten söylemeyi çok isterdim ama hayır, o kız Bilgi'ye gidemeyecek, çünkü hiç bir şekilde eğitim masraflarını karşılayabilme imkanı yok. Keşke babası, plakasının sahibi bir taksici olsaydı, kızı da istediği eğitime kolayca kavuşabilseydi. Fakat hayat keşkelerle yürümüyor. Taksicinin çilesine son vermek için devletin, taksi şoförlerinin kendi plakalarının sahibi olabilmeleri için somut adımlar atması gerekmekte. 18.000 civarında yasal taksinin olduğu İstanbul'da 25 bin civarında korsan taksi olması bu durumda hiç de şaşırtıcı değil. Plakalar konusunda acil bir reform şart.
Evet, sonunda taksi plakası fiyatları 780 bin lirayı geçti ve bu gidişle 1-2 seneye kalmadan plaka fiyatlari 1 milyon liranın üzerine çıkacak. Genelde herkes tarafından bilinmektedir zaten taksi plakasının ne kadar karlı ve değer kazanan bir yatırım aracı olduğu. Ünlülerin taksi plakalarına yatırım yaptığı, geleceklerini güvene almak için farklı bir iş kolu olarak 'taksi plakası sektörüne' girdikleri uzun yıllardır konuşulmaktadır. Peki, taksileri kullananlar ünlüler midir? Tabii ki hayır. Bindiğiniz bir takside kulaklıklarınızı takip müzik dinlemek yerine taksi şoförüyle kısa bir sohbete girmişseniz, ne demek istediğimi şimdiden anlamış olmalısınız. Taksicilerin ezici çoğunluğu taksi plakasının sahibi değillerdir. Her ay yüksek kira parası veren taksiciler, gece gündüz çalışıp kirayı çıkartmaya, onun üstüne de kazandıkları ekstra parayla evlerini geçindirmeye çalışmaktadır. Benzin fiyatının 4.5 lirayı geçtiği, dünyanın en pahalı benzinini kullanan ülkemizde bu şartlar düşünülünce taksicilik mesleğinin ne kadar zor olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Daha geçen gün bindiğim bir taksici kızının Bilgi Üniversitesi'ni kazandığını anlatıyordu. Kızının burs kazandığını gerçekten söylemeyi çok isterdim ama hayır, o kız Bilgi'ye gidemeyecek, çünkü hiç bir şekilde eğitim masraflarını karşılayabilme imkanı yok. Keşke babası, plakasının sahibi bir taksici olsaydı, kızı da istediği eğitime kolayca kavuşabilseydi. Fakat hayat keşkelerle yürümüyor. Taksicinin çilesine son vermek için devletin, taksi şoförlerinin kendi plakalarının sahibi olabilmeleri için somut adımlar atması gerekmekte. 18.000 civarında yasal taksinin olduğu İstanbul'da 25 bin civarında korsan taksi olması bu durumda hiç de şaşırtıcı değil. Plakalar konusunda acil bir reform şart.
6 Eylül 2011 Salı
Rekor Bekleyiş
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18661541.asp
Vay be gerçekten süpermiş, binlerce uçak inmiş ve kalkmış. Ne kadar muazzam trafikli bir havalimanı. Dile kolay 24 saat için 1069 uçak! Burada övünülecek ne var biri bana söylesin lütfen. Atatürk Havalimanı İstanbulumuza kesinlikle yetmemektedir. Neredeyse 20 milyonluk bir şehiriz, binlerce uçağın transit noktasıyız. Milyonlarca turist her sene şehrimize gelmekte. Fakat bütün yük Atatürk Havalimanı'na ve Sabiha Gökçen'e yüklenmiş durumda. Artık 3. bir havalimanının vakti geldi de geçiyor. Burası kalabalık bir şehir ve insanların işi gücü var. Atalarımız güzel söylemiş, vakit nakittir. Fakat bagajları beklerken onlarca dakika boşa gidiyor, hele 2-3 uçak aynı anda indiğinde pasaport kontroldeki sırayı anlatmaya kelimeler bile yetmez. Havalimanımızın yüksek kapasiteleri kaldırabilmesiyle övünmeyi bir kenara bırakıp, yükünü hafifletmek için acilen 3. havalimanı çalışmalarına başlamak şart, yetkililere duyurulur. (Sesimizi duyan olsaydı hayat ne güzel olurdu, değil mi?)
Vay be gerçekten süpermiş, binlerce uçak inmiş ve kalkmış. Ne kadar muazzam trafikli bir havalimanı. Dile kolay 24 saat için 1069 uçak! Burada övünülecek ne var biri bana söylesin lütfen. Atatürk Havalimanı İstanbulumuza kesinlikle yetmemektedir. Neredeyse 20 milyonluk bir şehiriz, binlerce uçağın transit noktasıyız. Milyonlarca turist her sene şehrimize gelmekte. Fakat bütün yük Atatürk Havalimanı'na ve Sabiha Gökçen'e yüklenmiş durumda. Artık 3. bir havalimanının vakti geldi de geçiyor. Burası kalabalık bir şehir ve insanların işi gücü var. Atalarımız güzel söylemiş, vakit nakittir. Fakat bagajları beklerken onlarca dakika boşa gidiyor, hele 2-3 uçak aynı anda indiğinde pasaport kontroldeki sırayı anlatmaya kelimeler bile yetmez. Havalimanımızın yüksek kapasiteleri kaldırabilmesiyle övünmeyi bir kenara bırakıp, yükünü hafifletmek için acilen 3. havalimanı çalışmalarına başlamak şart, yetkililere duyurulur. (Sesimizi duyan olsaydı hayat ne güzel olurdu, değil mi?)
Vah Halimize...
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18660541.asp
Evet okuduğunuz haber şaka değil, tamamen gerçek. Koyunların korunma şeklini demiyorum tabii ki, olay Türkiye'nin ne hallere düştüğü. Yakın zamana kadar kendini üretici olarak tanımlayan, küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığın ne kadar gelişmiş olduğu coğrafya derslerinde anlatılan Türkiye, artık dışarıdan hayvan ithal eden bir ülke konumuna düştü. Önce Anguslar derken artık Rusya'dan da koyun almaya başlamış olduk, hayırlı uğurlu olsun ülkemize. Çiftçisine, çobanına, besicisine gereken önemi vermeyen, onları korumasına almayan ve üstüne üstlük ağır vergilerle yaralayan Türkiye'nin bu duruma gelmesi şaşırtıcı değil gerçi. Binlerce kişinin ekmeğinin sağlandığı besicilik devletin bu umursamaz tavrı yüzünden artık bu hale gelmiştir. Kurban bayramında bile Angus etine muhtaç olan ülkemizin acilen bu durumdan kurtulması gerekmektedir. Bu koyun üreticisi belki diğerlerine de örnek olur da ülkemizde besicilik belki tekrardan eski günlerine kavuşur. Et fiyatları ateş pahasında ve orta sınıf bir aile bile minimum et ihtiyacını karşılarken iki kere düşünmek zorunda. İnsan sağlığı açısından son derece önemli olan et son yıllarda gelir düzeyi düşük ailelerin evlerinde pişmez oldu. Bu durum acilen sona ermeli. Mesela size benden bir öneri. AKP'li belediyeler artık Ramazanlar'da birbiriyle yarışmasa, devasa ve kalitesiz 'İftar Cadıları' kurulmasa ve onlara harcanan parayla ülkemiz besicisine teşvik primleri verilse? Bu kadar zor mu ülkenin et ihtiyacını, insanların refah düzeyini stabil tutmak? Çobanlar, onların aileleri, besiciler köylerini terk edip, besiciliği bırakıp, büyük şehirlerde taşeron olmak zorundalar mı? Doğal kaynak zengini, besiciliğe çok uygun ülkem taa Güney Amerika'dan Angus ithal etmek zorunda mı? Türkiye zenginleşti, kişi başına düşen gelir 10 bin doların üzerine çıktı diyen hükümet, sana sesleniyorum, artık bu gidişata bir dur de! Et sadece zengin evinde pişmesin, fakir kesimin de et yemeğe hakkı var. Kurban bayramında dini gerekliliklerini yerine getirip kurban kesmeye hakkı var. Umarım kısa zamanda bu korkutucu tablo farkedilir ve gerekenler yapılır. Yoksa vah halimize...
Evet okuduğunuz haber şaka değil, tamamen gerçek. Koyunların korunma şeklini demiyorum tabii ki, olay Türkiye'nin ne hallere düştüğü. Yakın zamana kadar kendini üretici olarak tanımlayan, küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığın ne kadar gelişmiş olduğu coğrafya derslerinde anlatılan Türkiye, artık dışarıdan hayvan ithal eden bir ülke konumuna düştü. Önce Anguslar derken artık Rusya'dan da koyun almaya başlamış olduk, hayırlı uğurlu olsun ülkemize. Çiftçisine, çobanına, besicisine gereken önemi vermeyen, onları korumasına almayan ve üstüne üstlük ağır vergilerle yaralayan Türkiye'nin bu duruma gelmesi şaşırtıcı değil gerçi. Binlerce kişinin ekmeğinin sağlandığı besicilik devletin bu umursamaz tavrı yüzünden artık bu hale gelmiştir. Kurban bayramında bile Angus etine muhtaç olan ülkemizin acilen bu durumdan kurtulması gerekmektedir. Bu koyun üreticisi belki diğerlerine de örnek olur da ülkemizde besicilik belki tekrardan eski günlerine kavuşur. Et fiyatları ateş pahasında ve orta sınıf bir aile bile minimum et ihtiyacını karşılarken iki kere düşünmek zorunda. İnsan sağlığı açısından son derece önemli olan et son yıllarda gelir düzeyi düşük ailelerin evlerinde pişmez oldu. Bu durum acilen sona ermeli. Mesela size benden bir öneri. AKP'li belediyeler artık Ramazanlar'da birbiriyle yarışmasa, devasa ve kalitesiz 'İftar Cadıları' kurulmasa ve onlara harcanan parayla ülkemiz besicisine teşvik primleri verilse? Bu kadar zor mu ülkenin et ihtiyacını, insanların refah düzeyini stabil tutmak? Çobanlar, onların aileleri, besiciler köylerini terk edip, besiciliği bırakıp, büyük şehirlerde taşeron olmak zorundalar mı? Doğal kaynak zengini, besiciliğe çok uygun ülkem taa Güney Amerika'dan Angus ithal etmek zorunda mı? Türkiye zenginleşti, kişi başına düşen gelir 10 bin doların üzerine çıktı diyen hükümet, sana sesleniyorum, artık bu gidişata bir dur de! Et sadece zengin evinde pişmesin, fakir kesimin de et yemeğe hakkı var. Kurban bayramında dini gerekliliklerini yerine getirip kurban kesmeye hakkı var. Umarım kısa zamanda bu korkutucu tablo farkedilir ve gerekenler yapılır. Yoksa vah halimize...
İsrail-Türkiye İlişkilerinde Son Durum
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=18632049&tarih=2011-09-02
Bu blogun ilk konusu olarak İsrail-Türkiye ilişkilerini almam gerektiğini düşünüyorum. Kurulduğundan beri İsrail ile iyi ilişkiler geliştiren Türkiye, Mavi Marmara olayına kadar bu ilişkileri askeri ve ekonomik anlamda en üst seviyeye taşımış, Konya'da İsrail ile birlikte hava tatbikatı yapmış ve ticaret hacmini 1 milyar doların üzerine taşımıştı. İkili ilişkilerin yönü Mavi Marmara olayından sonra 180 derece değişmişti. İlişkiler son 5 gündür geri dönülmesi zor bir yöne doğru ilerlemekte. İsrail 9 Türk vatandaşının ölümünden ötürü sorumluluk kabul etmeme kararı aldı ve özür dilemeyi kesin bir dille reddetti. Türkiye Cumhuriyeti ölenlerin yakınlarına tazminat ve resmi bir özür dilenmesini istediği halde bunu reddeden İsrail hükümeti ile Türkiye arasında büyük bir krizin çıkması zaten önlenemezdi.
Hurriyet.com.tr'nin yayınladığı bu haberde de görüldüğü gibi kriz gerçekten tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda. Bu kriz çiddi anlamda İsrail hükümetini köşeye sıkıştırdı. Kendi içerisindeki problemlerle uğraşan İsrail hükümeti aynı zamanda çok güçlü bir müttefikini kaybetmiş oldu. Tel Aviv'de yüz binler sokaklara dökülürken Türkiye'nin bu resti hükümeti gerçekten paniğe sokmuş olmalı. Gelecek seçimlerde Natenyahu hükümetinin yeniden seçilmesine ihtimal veremiyorum. Hem iç siyasette hem dış siyasette çok büyük bir sınav geçiren hükümet, şimdilik sınıfta kalmış gözüküyor. Ama unutmayalım ki İsrail her an her şeyi yapabilme potansiyeline sahip. Türkiye ciddi anlamda önemli bir müttefik ve onu kaybetmemek için İsrail her an özür dileyip tükürdüğünü yalayabilir. Bunun nedeni İsrail'den uzaklaşacak bir Türkiye'nin kolaylıkla Suriye-İran-Lübnan eksenine kayabilmesidir.
Kriz aynı zamanda Türkiye'nin kolaylıkla anti-semitizm'in ellerine düşmesine neden olabilir. İnternette kısaca haberlerin altındaki yorumlara bakarsanız ''Yahudiler hakkettiklerini bulacak'', ''Erdoğan Yahudilere hakkettiği cevabı verdi'' ve bazıları burada dile getirmek istemediğim insanlık dışı bir çok düşünceyle karşılaşabilirsiniz. Öncelikle Türk halkı anlamalıdır ki İsrail hükümetinin kararları ile İsrail halkının, dünya Yahudileri'nin organik bir bağı bulunmamaktadır. Hükümetler arası herangı bir anlaşmazlık ırksal bir çatışmaya dönüşmemelidir. Sokakta gördüğünüz herangI bir Yahudi, İsrail'in yaptıklarını kesinlikle temsil etmemektedir. Unutulmamalıdır ki İsrail'de on binlerce Türk Yahudisi yaşamaktadır. İsrail halkı ile Türk halkının arasına politika girmemelidir. Hatırlayın, orman yangınlarımızda, depremlerimizde İsrail, Türkiye'nin yardımına ilk koşan ülkelerden olmuştur. Bunun haricinde Yahudiler 500 yılı aşkın bir süredir Türk topraklarında yaşamaktadırlar ve Türk halkının ayrılmaz birer parçalarıdır. İsrail-Türkiye ilişkilerinde gerginlik kesinlikle ırksal bir boyuta dönüştürülmemelidir. Çevremize kulak verelim ve lütfen konuşmalardaki anti-semitik vurgulara kayıtsız kalmayalım.
Bu blogun ilk konusu olarak İsrail-Türkiye ilişkilerini almam gerektiğini düşünüyorum. Kurulduğundan beri İsrail ile iyi ilişkiler geliştiren Türkiye, Mavi Marmara olayına kadar bu ilişkileri askeri ve ekonomik anlamda en üst seviyeye taşımış, Konya'da İsrail ile birlikte hava tatbikatı yapmış ve ticaret hacmini 1 milyar doların üzerine taşımıştı. İkili ilişkilerin yönü Mavi Marmara olayından sonra 180 derece değişmişti. İlişkiler son 5 gündür geri dönülmesi zor bir yöne doğru ilerlemekte. İsrail 9 Türk vatandaşının ölümünden ötürü sorumluluk kabul etmeme kararı aldı ve özür dilemeyi kesin bir dille reddetti. Türkiye Cumhuriyeti ölenlerin yakınlarına tazminat ve resmi bir özür dilenmesini istediği halde bunu reddeden İsrail hükümeti ile Türkiye arasında büyük bir krizin çıkması zaten önlenemezdi.
Hurriyet.com.tr'nin yayınladığı bu haberde de görüldüğü gibi kriz gerçekten tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda. Bu kriz çiddi anlamda İsrail hükümetini köşeye sıkıştırdı. Kendi içerisindeki problemlerle uğraşan İsrail hükümeti aynı zamanda çok güçlü bir müttefikini kaybetmiş oldu. Tel Aviv'de yüz binler sokaklara dökülürken Türkiye'nin bu resti hükümeti gerçekten paniğe sokmuş olmalı. Gelecek seçimlerde Natenyahu hükümetinin yeniden seçilmesine ihtimal veremiyorum. Hem iç siyasette hem dış siyasette çok büyük bir sınav geçiren hükümet, şimdilik sınıfta kalmış gözüküyor. Ama unutmayalım ki İsrail her an her şeyi yapabilme potansiyeline sahip. Türkiye ciddi anlamda önemli bir müttefik ve onu kaybetmemek için İsrail her an özür dileyip tükürdüğünü yalayabilir. Bunun nedeni İsrail'den uzaklaşacak bir Türkiye'nin kolaylıkla Suriye-İran-Lübnan eksenine kayabilmesidir.
Kriz aynı zamanda Türkiye'nin kolaylıkla anti-semitizm'in ellerine düşmesine neden olabilir. İnternette kısaca haberlerin altındaki yorumlara bakarsanız ''Yahudiler hakkettiklerini bulacak'', ''Erdoğan Yahudilere hakkettiği cevabı verdi'' ve bazıları burada dile getirmek istemediğim insanlık dışı bir çok düşünceyle karşılaşabilirsiniz. Öncelikle Türk halkı anlamalıdır ki İsrail hükümetinin kararları ile İsrail halkının, dünya Yahudileri'nin organik bir bağı bulunmamaktadır. Hükümetler arası herangı bir anlaşmazlık ırksal bir çatışmaya dönüşmemelidir. Sokakta gördüğünüz herangI bir Yahudi, İsrail'in yaptıklarını kesinlikle temsil etmemektedir. Unutulmamalıdır ki İsrail'de on binlerce Türk Yahudisi yaşamaktadır. İsrail halkı ile Türk halkının arasına politika girmemelidir. Hatırlayın, orman yangınlarımızda, depremlerimizde İsrail, Türkiye'nin yardımına ilk koşan ülkelerden olmuştur. Bunun haricinde Yahudiler 500 yılı aşkın bir süredir Türk topraklarında yaşamaktadırlar ve Türk halkının ayrılmaz birer parçalarıdır. İsrail-Türkiye ilişkilerinde gerginlik kesinlikle ırksal bir boyuta dönüştürülmemelidir. Çevremize kulak verelim ve lütfen konuşmalardaki anti-semitik vurgulara kayıtsız kalmayalım.
***Karikatürün bir açıklama gereksinimi yarattığına inanıyorum. Mavi Marmara'yı hazırlayan aşırı yobaz grup, mitinglerinde açıkça İsrail'e ve Yahudiler'e ölüm sloganları atmıştır. Sözde barış amacıyla yollandığı söylenip halkı kandıran Mavi Marmara, Türkiye'nin arkasına sığınmış ve anti-semitik düşüncelerini yüksek sesle dillendirmiştir. Bütün bunlar da sözde 'barış' adına yapılmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








